GENEL BAŞKAN YARDIMCISI VE PARTİ SÖZCÜSÜ BÜLENT TEZCAN’IN BASIN AÇIKLAMASI (18 EKİM 2017)  
18.10.2017
5454
Yazı Boyutu: A- A+

GENEL BAŞKAN YARDIMCISI VE PARTİ SÖZCÜSÜ BÜLENT TEZCAN’IN BASIN AÇIKLAMASI (18 EKİM 2017)

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Bülent Tezcan, Merkez Yönetim Kurulu (MYK) toplantısı sonrasında Genel Merkez’de düzenlediği basın toplantısında şöyle konuştu:

Değerli arkadaşlar, Merkez Yönetim Kurulu toplantımızı yapıyoruz. Türkiye’nin gündemi, dünya gündemiyle ilgili temel önemli meseleleri görüşüyor Merkez Yönetim Kurulumuz.

MERSİN’DEKİ HAİN TERÖR SALDIRISINI LANETLİYORUZ

Önce yine dün Mersin’de hain bir terör saldırısının acı haberini aldık. Sevindirici olan şehidimizin olmaması, 18 yaralımız var. Hain terör saldırısını her zaman Türkiye’nin birlik, beraberlik ve kardeşliğini yaşatma inancımızı ayakta tutarak lanetliyoruz. Acil şifa diliyoruz yaralılara. Türkiye’nin terör saldırılarının olmadığı bir sürece girmesine dönük arzumuzu tekrar ediyoruz. Bu vesileyle yine hem milletimize, hem yakınlarına geçmiş olsun diyor ve tez zamanda sağlıklarına kavuşmalarını diliyoruz. 

DENİZ BAYKAL’IN ARAMIZA KATILMASINI ÖZLEMLE BEKLİYORUZ

Diğer yandan bir başka yine acil şifa dileğimiz var. Önceki dönem Genel Başkanımız ve Antalya Milletvekilimiz Sayın Deniz Baykal’ın hastalık nedeniyle acil ameliyata alındığını ve takip altında olduğunu hepiniz biliyorsunuz, vatandaşlarımız da biliyor. Umutla yeniden sağlığına kavuşacağı günleri bekliyoruz. Sayın Deniz Baykal sadece Türk siyasetinin değil, dünya siyasetinin ender simalarından birisidir. Birikimiyle hem Cumhuriyet Halk Partisi siyasetine, hem Türkiye siyasetine, hem dünya siyasetine verdiği katkıları herkes bilir. Bir önemli siyaset değerimizdir. Kendisinin bir an önce sağlığına kavuşup çalışmalarına devam etmek üzere aramıza katılmasını özlemle bekliyoruz.

İŞ KAZASI DEĞİL, İŞ CİNAYETİ

Bir başka üzücü haber dün Şırnak’taki maden kazası. Her zaman söylüyoruz artık bu bir iş kazası değil, iş cinayeti haline dönüşmüştür. Geçen hafta bir başka iş cinayetinden bahsetmek zorunda kalmıştık. Bu haftada yine acıyla Şırnak’taki maden kazasında, iş cinayetinde ölen 7 vatandaşımızın acısıyla buradayız. Dikkat ederseniz her hafta neredeyse terörle iş cinayetleri el ele gidiyor. Günde ortalama 5 ila 6 vatandaşımızı iş cinayetine kurban ediyoruz. Çalışma güvenliğinin ortadan kalktığı, iş güvenliğinin ortadan kalktığı, kar hırsıyla insanların ölümüne terk edildiği bir tablo içerisindeyiz ve hükümet iş güvenliğini sağlamak için atması gereken adımları atmıyor. Hükümet taşeronluğu yerleştiren, güvencesiz çalışmayı yerleştiren bir çalışma düzeninin peşinde. Karın azamileştirilmesi hesabıyla işçilerin güvencesiz çalışma koşullarına teslim edildiği bir tabloyla karşı karşıyayız. Şırnak’taki maden ocağı ruhsatsız ve 2017 yılında hükümetin gözü önünde, devlet görevlilerinin gözü önünde ruhsatsız maden ocağı çalışabiliyor ve 7 işçi burada iş cinayetine kurban gidebiliyor. Bu bile demokratik ülkelerde, vicdanlı ülkelerde sadece bu olay bile bakanların istifa etmesini gerektiren bir olaydır. Ama ne yazık ki bizim bakanlarımızın, AK Parti yöneticilerinin, AK Partili hükümetlerin böyle bir alışkanlığı yok.

MESELE MÜFTÜNÜN NİKAH KIYIP KIYMAMASI MESELESİ DEĞİLDİR

Değerli arkadaşlar, Türkiye bütün bu temel problemleri sanki yokmuş gibi bir başka yapay gündemle tartışma içerisine sürükleniyor. Şimdi toplumu ayrıştıracak ve bölecek, toplumu hangi mezhepten olduğunun kamuoyu önünde tartışılacağı bir nikah tartışması içerisine girdik, parlamentoyu meşgul eden mesele bu. Yoksulluk konuşulmuyor, işsizlik konuşulmuyor, terörle nasıl mücadele ederiz konuşulmuyor, Türkiye’de iş cinayetlerini nasıl önleriz konuşulmuyor varsa yoksa müftülere nikah kıyma yetkisi verilecek mi, verilmeyecek mi? Emin olun bu iktidarın müftülerin nikah kıyma yetkisiyle herhangi bir biçimde ilgileri ve dertleri yoktur. Mesele bu değil. Mesele müftünün nikah kıyıp kıymaması meselesi değildir. Mesele siyasette bir yeni tartışmayı açarak inançlar üzerinden toplumu nasıl yeniden böler, ayrıştırır ve belli bir tabanı nasıl garanti altına alabiliriz çabasıdır. Bunları yaparken milleti kandırmaktan ve yalan söylemekten de çekinmiyorlar. Anlatılanları dinlerseniz zannedersiniz ki Avrupa’nın bütün ülkelerinde nikahları kilisede papazlar kıyıyor, kilisede kıyılan nikahlar geçerli, böyle bir Avrupa var. Yalan, yalan böyle bir tablo Avrupa’daki yaratılan, yaratılmak istenen tablo gerçek değil. Bakın, size ülkelerin isimlerini vereyim. Almanya, Avusturya, İsviçre, Hollanda, Fransa, Belçika, bu ülkelerin tamamındaki sistem bizim gibi önce resmi nikahını kıyacaksın, hükümet nikahı dediğimiz nikah, vatandaşın hükümet nikahı dediği nikah kıyacaksın, ondan sonra aldığın belgeyle hangi dine inanıyorsan, hangi mezhebe inanıyorsan onun kilisesine, ibadet yapan yerine gideceksin orada da duanı yaptıracaksın, yani dini törenini yaptıracaksın. Vatandaşı öyle bir yalanla kandırıyorlar ki buralarda sanki televizyonlarda izliyor vatandaşlar da bütün nikahlar buralarda kıyılıyor. Böyle bir tablo yok ve nikah merasimleri toplumların birikimi ve tarihiyle yakından ilgilidir. Bizim ülkemizde cumhuriyet döneminde hiçbir zaman dini nikah töreni yasaklanmamıştır. Böyle bir yasak yok. Bir tane vatandaş göremezsiniz ki ben nikah kıydırmak için memur aradım da bulamadım diyen. Sanki nikah memuru yetmiyor, nüfus memurlarının yetkisi var, nikah memurlarının yetkisi var. İdarenin bütünlüğü esastır. İdarenin bütünlüğü çerçevesinde devletin memurları, kamu görevlileri kendi yetki alanlarına giren işleri yaparlar. Nedir yetki alanı? Nikah işlemi İçişleri Bakanlığına bağlanmış bir resmi işlemdir, belediyeler ve nüfus memurları tarafından bu yetki kullanılır. Onun sicili var, kaydı var, kuydu var. Bizim tarihimizde ne yazık ki çok eşlilik ve çocuk gelinler meselesinin, probleminin üstünü örtecek bir kara örtü olarak kullanılmıştır uzun zaman bu gayri resmi evlilik törenleri. Çocuklarımızı ve kadınlarımızı kandırmanın aracı olarak kullanılmıştır. Zor da olsa 100 yıla yakın bir birikimimizle kadınlarımız ben hükümet nikahı isterim diye diretebilecek güce kavuşmuştur.

Şimdi siz çok eşliliği ve gayri resmi beraberliklerin örtüsü olarak kullanılmış ve kullanılmaya müsait bir uygulamayı resmiymiş gibi göstermeye çalışıyorsunuz. Ne gerek var? Toplumu bunun içerisinden bölmenin ve ayrıştırmanın hiçbir faydası yok. Bir ihtiyacın tartışması değildir bu. Bu, bu konuda bir ihtiyaçtan bahsedilecekse tek bir ihtiyaç var AK Parti kaybeden tabanını yeniden nasıl konsolide edebilirim telaşındadır. Ancak bu telaş içerisinde hareket ederken toplumu inançlar ekseninde yeniden ayırmanın peşindedir. Bugün nikah kıymakla yetkili olanlar hiç kimsenin inancına, mezhebine bakmaksızın resmi devlet işi görevini yerine getiriyorlar.

Yarın siz bunu farklı bir noktaya taşırsanız insanların farklı inançları üzerinden kendilerini tarif edecekleri ve birbirlerine o gözle bakacakları bir toplum yaratırsınız. O yüzden bu yapay gündemin Türkiye’ye hiçbir faydası yoktur.

TÜRKİYE’DE YOLSUZLUKLARIN UNUTTURULDUĞU BİR TABLO İÇERİSİNDE YAŞIYORUZ

Değerli arkadaşlar, bakın geçen pazartesi günü yolsuzluk meselesiyle ilgili TBMM’de Ulaştırma Bakanı hakkında bir gensoru görüşüldü. Daha doğrusu Ulaştırma Bakanlığındaki hukuka aykırı uygulamalar, yolsuzluk iddiaları ve bu Bakanlıktaki ihalelerdeki usulsüzlükleri konu alan bir gensoru verildi. Gensoruyu pazartesi gününe aldılar görüşülmesini. Niye? Çünkü AK Parti hükümeti yolsuzluklarının görüşülmesinden korkuyor. Milletin önüne çıkmaktan korkuyor, milletin önünde yolsuzluklarının teşhir olacağının farkında. Bu nedenle pazartesi günü televizyonların kapalı olduğu zaman yapıldı ve her zaman olduğu gibi parmak hesabıyla TBMM’nin yolsuzluklar üzerine yoğunlaşmasını önlediler. Yolsuzluk ve ihale usulsüzlüklerini parmak hesabıyla yine kapattılar. Akladılar demiyorum, aklamaya güçleri yetmez, aklayamazlar. Parmak hesabıyla yolsuzluk aklanmaz, ama üzerini kapattılar.

Bakın sadece Karayolları Genel Müdürlüğünde yıl içerisinde pazarlık usulü yapılan ihale miktarı 13.6 milyar lira. Bunun yüzde 61’i 8.3 milyar lirasının yandaş müteahhitlere verildiği iddiası ve ciddi izler, emareler var. Türkiye yolsuzlukları konuşamaz hale geldi. Türkiye’de yolsuzlukların unutturulduğu bir tablo içerisinde yaşıyoruz.

Değerli arkadaşlar, yolsuzluklar yoksulun ekmeğinin çalınmasının bir başka yöntemidir. Yolsuzluk sorunu sadece bir ahlak sorunu değildir, bir ekmek sorunudur. Yolsuzluk iktidara yakın olanların, milletin hakkını hak etmeden ele geçirdikleri sistemin adıdır. Bakın, şu anda 17-25 Aralık gibi çok açık rüşvet ve yolsuzluk olaylarının yaşandığı bir ülkede bunun bile yolsuzluk değil bir hükümet darbesi aracılığıymış gibi görüşülüyor olmasından kaynaklı insanlar yolsuzlukları konuşmaktan korktular. AK Parti-FETÖ ittifakı Türkiye Cumhuriyeti’ne tarihinde olmadığı kadar büyük kötülükler yapmıştır. Silahlı Kuvvetlerin, devlet mekanizmasının bu çeteye teslim edilmesi bir tarafa, yargının çökertilmesi bir tarafa, devletin çökertilmesi bir tarafa, yolsuzluk algısının bile değiştirilmesine neden olmuştur. Şimdi 17-25 Aralık’ta yolsuzluk yok muydu? Vardı ama 17-25 Aralık’ta iktidar kendi yolsuzluğunu kapatma çabasıyla yolsuzluk soruşturmalarının tümünü iktidara yönelik bir darbe girişimiymiş gibi sunmayı ve anlatmayı başardı ne yazık ki. Anlaşılır ve kabul edilebilir bir şey değil.  Birileri yolsuzlukları hükümete darbe gibi anlatıyor. Ötekiler de gerçekten yolsuzlukların üzerine gitmek yerine, bunun üzerinden kendi iktidar bloğundaki çatlamanın hesabını görmeye çalışıyor. FETÖ AK Parti’den hesap sormanın aracı olarak kullanmaya çalıştı yolsuzlukları, AK Parti de kendi pisliğini örtmek için yolsuzluk soruşturmalarını bir darbe girişimiymiş gibi anlatmaya çalıştı. O günden bu yana Türkiye’de yaratılan iklime bir bakın, yolsuzlukların konuşulmadığı ve konuşulmaktan korkulduğu bir tablo. OHAL yetkilerinin de tanıdığı imkanlarla yolsuzlukların konuşulmaktan korkulduğu bir Türkiye yaratıldı.

OHAL DÜZENİ YOLSUZLUK DÜZENİNİN GÜVENCESİ HALİNE GELMİŞTİR

Yolsuzluk üzerine kurulan iktidarlar halka, millete layık iktidarlar olamaz, milletin ihtiyaçlarını, sorunlarını çözemez. Milletin yoksulluğunun ancak ve ancak sebebi olurlar, çözümü olamazlar. Türkiye artık bütün devlet yetkilerinin yolsuzluk kanalıyla birilerine aktarıldığı bir sakat sürecin içerisinden geçiyor. Önümüzdeki dönemde bu meseleleri tekrar aynı kararlılıkla, unutturulmaya çalışılan bu meseleleri toplumun gündeminde diri tutmaya devam edeceğiz. Parlamentoda üstünü kapatsalar da, basın yazmaktan korksa da, yolsuzluktan bahsedenler Olağanüstü Hal yetkileriyle iktidar sahiplerinin hışmına uğrasa da kararlılıkla yolsuzluğa karşı mücadelemiz devam edecek.

Bu çerçevede iktidar alıştı OHAL yetkilerini bir taraftan FETÖ soruşturmalarının sulandırılması için kullanıyor, bir taraftan darbenin siyasi ayağını saklamak için kullanılıyor, bir taraftan da yolsuzlukların güvencesi olarak kullanıyor. OHAL düzeni yolsuzluk düzeninin güvencesi haline gelmiştir. Neden? Çünkü OHAL şartları altında hiçbir medya kuruluşu kararlılıkla yolsuzlukları dile getirme cesareti ne yazık ki gösteremiyor. Savcılar yolsuzlukların üzerine gitmeye cesaret edemiyor, yargı yolsuzlukları ele almaya cesaret edemiyor. Ederse bunu yapanlar OHAL yetkisini kullananlar tarafından FETÖ’cülükle suçlanırız diye korkuyorlar. Böyle bir tablo var.

AK PARTİ TÜRKİYE’Yİ OLAĞAN KOŞULLARDA YÖNETME YETENEĞİNİ KAYBETMİŞTİR

Şimdi bu şartlar altında Olağanüstü Hal beşinci kez uzatıldı. İktidar artık Türkiye’yi Olağanüstü Hal’i beş kez uzatarak, bir şeklen dahi olsa demokratik bir ülke olarak gösterme çabası içerisinde hissetmediğini açıkça ortaya koyuyor. İktidarın böyle bir derdi yok. Dünyada Türkiye demokratik ülkeler sınıfında, liginde değil otoriter ülkeler liginde görünmesinden bu iktidarın bir rahatsızlığı yok. OHAL şartlarında yönetmeye alıştılar. Olağanüstü yetkiler kullanmaya alıştılar, Olağanüstü Hal’le anlaşılan o ki Türkiye’yi seçimlere kadar belki taşımanın peşindeler. Bunu niye söylüyorum? OHAL’in ilan edildiği günün ertesinde hükümet yetkilileri, Başbakan, Adalet Bakanı o dönemde çıkıp demişlerdi ki, ’biz bunu 3 aylık ilan ettik, belki üç ay da kullanmayacağız daha erken kaldırabiliriz’ dediler. Aradan 15 aya yakın süre geçti, bir yılı geçti ve hala uzatıyorlar. Bu neyi gösteriyor? AK Parti Türkiye’yi olağan koşullarda yönetme yeteneğini kaybetmiştir. Türkiye olağan bir ülke değildir. Türkiye sürekli Olağanüstü Hal altında bir ülkedir ve iktidar sahipleri demokratik yetkilerle ülkeyi yönetmek yerine, olağan dışı yetkileri kullanma alışkanlığı içinde hastalıklı bir yönetim tarzına milleti mahkum etmişlerdir. Olağanüstü Hal’in derhal kaldırılması gerekir. OHAL şartları altında bugüne kadar bir referandum yapanlar, anlaşılan o ki OHAL şartları altında kendi iç problemlerini de o yetkileri kullanarak çözmenin peşindeler. Belediye Başkanlarına ne diyorlardı istifa ettirmek istedikleri, ’iki tane yol var önünde ya istifa edersin ya yargıya gidersin.’ Söyledikleri yol buydu. Bunu söyleme gücünü çok iyi biliyoruz ki kendilerine veren en önemli yetkilerden birisi OHAL şartlarıdır. OHAL bu yetkileri tanıdığı için çok rahat kendi problemlerini bile bu çerçevede çözme, gerekirse yargıyı baskı altına alıp istifa edenler hakkındaki yargı sürecini durdurma gücünü ellerinde bulunduruyorlar. Olmazsa yargıyı harekete geçiririz diyebiliyorlar.

Değerli arkadaşlar, OHAL şartları altında gazetecilere ve milletvekillerine yönelik kıyımlar da devam ediyor. Daha doğrusu hukuksuzluk dörtnala devam ediyor.

ENİS BERBEROĞLU HALA ÖZGÜRLÜĞÜNDEN MAHRUM

Enis Berberoğlu’yla ilgili geçtiğimiz günlerde istinaf mahkemesi güzel bir karar verdi, eksikti ama güzel bir karardı. Eksiklik neydi tahliye kararı vermemişti ve bizde demiştik ki bir an önce tahliye kararı bekliyoruz. Hala tahliye kararı verilmedi. Haksız yere casusluk suçu işlemediği istinaf mahkemesinin kararıyla sabit olan Enis Berberoğlu hala özgürlüğünden mahrum. Anayasa Mahkemesi de görevini yapmıyor. İstinaf mahkemesi eksik yaptı görevini, yerel mahkeme görevini yapmıyor cezayı veren mahkeme tahliye talebiyle ilgili. İstinaf mahkemesi itirazla ilgili görevini yapmıyor. Anayasa Mahkemesi de görevini yapmıyor. Çok açık bir şekilde Enis Berberoğlu’nun haksız yere yattığı mahkeme kararıyla sabit niye serbest bırakmıyorsun ey Anayasa Mahkemesi, niye ihlal kararı vermiyorsun? Daha önceki milletvekilleriyle ilgili verdiğin kararlar önünde, Mustafa Balbay’la ilgili verdiğin karar önünde, milletvekilinin asıl işlevi yasama faaliyetidir. Bu sadece özgürlükten mahrum etmek değil, kuvvetler ayrılığı ilkesine de aykırıdır, yasama faaliyetine de müdahaledir diye çok doğru bir karar vermiştin. Niye tahliye kararını sağlayacak bir ihlal kararı vermiyorsun? Anayasa Mahkemesinden, istinaf mahkemesinden ve yerel mahkemeden biran önce bu konuda karar vermelerini ve Enis Berberoğlu’nun salıverilmesini bekliyoruz.

Yine önümüzdeki hafta sosyal medya davası adı altında içinde Birgün gazetesi muhabiri, yazarı Mahir Kanaat’in da olduğu bir başka garip dava var. 298 günden bu yana özgürlüğünden mahrum Mahir Kanaat sosyal medyadaki bazı bilgilerin haberleştirilmesi nedeniyle. Gazeteci gazetecilik faaliyeti yaptın diye hapishanede 298 günden buyana. Haftaya duruşması olacak. Türkiye’de artık gazetecilerin bu nedenle sıkıştırıldığı, görevini, mesleğini icra edemez hale getirildiği bir ülke istemiyoruz. Böyle bir ülkede yaşamaktan utanıyoruz. Çocuklarımızı böyle bir ülkede büyütüyor olmaktan utanıyoruz. Aynı şekilde Cumhuriyet Gazetesinin sosyal platformundaki Gazeteci Oğuz Güven Cumhuriyet’in sosyal medya sorumlusu. Onunla ilgili de 10 yıldan fazla hapis cezasını içeren mütalaa veriyor savcı, esas hakkında mütalaası. Yaptığı bir haber nedeniyle sadece 5 saniye veya 6 saniye sitede kalan bir haber nedeniyle veya 20 saniye sitede kalan bir haber nedeniyle gazeteci hakkında hapis cezası isteniyor. Böyle bir Türkiye’de basının görevini yapmasını anlamak, beklemek mümkün değil.

İsmail Küçükkaya duayen gazeteci, her sabah herkes haberlerini dinliyor, keyifle dinliyor, objektif gazeteci. Hiçbir zaman şunun yandaşı diyemez kimse. Bizim yandaşımız da değil, hükümetin yandaşı da değil. Bizim karşıtımız da değil, hükümetin karşıtı da değil. Gerçeğin yandaşı başka bir şeyin yandaşı değil, gerçeğin yanında. Yaptığı bir haber nedeniyle ifadeye çağırdılar. Hemen daha o gün bismillah, dünkü yanılmıyorsam haber nedeniyle veya önceki günkü, hemen ertesi sabah o gün haberi yaptığı gün ifadeye çağırıyorlar ve çok ilginç soruşturmayı açtıkları konu Türkiye Cumhuriyeti hükümetini alenen aşağılamak. Bundan dolayı. Çok açık söylüyorum, bundan dolayı birileri yargılanacaksa, birileri hakkında soruşturma yapılacaksa İsmail Küçükkaya’ya ya da gazetecilere gitmeye gerek yok. Bundan dolayı yargılanması gerekenlerin başında bu hükümet üyeleri gelir. Çünkü hükümette ne itibar bıraktılar, hükümette ne güvenilirlik bıraktılar, ne içerde, ne dışarıda... Bu hükümetin itibarını ayaklar altına aldılar. İtibar bırakmadılar. Ortadoğu ülkelerinin ligine ve sınıfına soktular. Dünyanın hiçbir ciddi devletinin itibar etmediği bir noktaya getirdiler Türkiye’yi taşıdılar, ülkeyi şamar oğlanına çevirdiler. Eğer Türkiye Cumhuriyeti hükümetini alenen aşağılama arıyorsanız önce bu hükümet üyelerine gideceksiniz. Tutumlarıyla, davranışlarıyla hükümeti aşağılayan onlar. Yoksa bunları haber yapan, bunları eleştiren siyasetçiler ya da gazeteciler değil.

MUSUL

Değerli arkadaşlar, bölgede Ortadoğu’da özellikle Musul sürecinde her zaman söyledik daha önce de uyardık bir Kürt – Arap çatışmasından ısrarla kaçınmak lazım. Sivillerin katliamına, katline neden olacak tutumlardan ısrarla kaçınmak lazım diye. Ne yazık ki, işaret ettiğimiz noktaya doğru tehlikeli gelişmeleri görüyoruz. Biran önce diyalog halinde, suhuletle, sükûnetle bölgede sivillerin zarar görmeyeceği bir güvenli ortamın oluşturulmasında yarar var.

İŞSİZLİK RAKAMLARI

İşsizlik rakamları açıklandı. İşsizlik resmi rakamlara göre 3,5 milyon işsizden bahsediliyor Temmuz ayında. Bu rakamlar gerçek değil. Gerçek işsizlik rakamı 7 milyona yaklaştı Türkiye’de. Resmi rakamlara yansımayan gerçek işsizlik rakamı 7 milyona yaklaştı. Daha vahim bir şey var. İşsizler arasında genç işsizlerin oranı yüzde 20. Yani her 5 gençten birisi işsiz. Üniversiteli genç işsizlerin oranı yüzde 25. Yani her 4 üniversiteliden birisi işsiz. Bir başka acı nokta, genç kadınlarda işsizlik oranı 3’te 1. Her 3 genç kadından birisi işsiz. Türkiye böyle bir tabloda bütün bu temel problemlerini çözmekten aciz bir hükümetle boğuşuyor. Türkiye’yi içerde ve dışarıda sorunlara karşı çözümsüz bir noktaya taşıyan hükümetin yarattığı olumsuz tablonun içerisindeyiz.

Bütün bu olumsuz tabloya rağmen Türkiye olumlu bir geleceğe doğru gidecek. Çünkü çözümün demokraside sandıkta olduğunu biliyoruz. Yapay gündemlere Türkiye’yi teslim edip kendi iktidarlarını sürdürmek isteyenler yaratmak istedikleri kaosun içerisinde kendileri boğulacaktır. Önümüzdeki süreçte her zaman söylüyoruz Türkiye’nin bu problemlerden kurtulmasının tek bir yolu vardır AK Parti hükümetinden kurtulmak. O günler de inşallah yakın.

Teşekkür ediyorum, sorularınız varsa alabilirim.

Soru- Akıncı Üssü iddianamesinde Marmaris’teki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tatil yaptığı alanın nasıl işaretlendiği ve öncesinde nasıl incelendiği görseliyle yer aldı. Ama artık görseller de ortaya çıktı. Ama biliyorsunuz Gökmen’in tutukluluk sebebi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yerini belli etmekle suçlanıyor ve halen cezaevinde. Bu gözle görülür kanıtlara ve diğer davada bu kanıtlar kişiler hakkında suçlama sebebiyken diğer tarafta Gökmen’in cezaevinde olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bülent TEZCAN- Gökmen’i cezaevine atan irade, bu soruşturmaları sürdüren irade Gökmen’in de, Sözcü Gazetesi’nin de FETÖ’yle ilgisi olmadığı, bu darbeyle ilgisi olmadığını çok iyi biliyor. Tam tersine onlarla çok çetin mücadele ettiğini bu çeteyle, örgütle çok çetin mücadele ettiğini de çok iyi biliyor. Onlar da gerçekte Erdoğan’ın, AK Parti Genel Başkanının yerinin Gökmen’in haberiyle darbeciler tarafından bilinmediğini çok iyi biliyorlar. Hatta sadece Akıncı Üssü iddianamesinde değil, söylediğiniz çok doğru bugün Akıncı Üssü iddianamesinde önceden oraların krokilerini çizdiğine ilişkin bilgiler hem iddianamenin içinde ifadeler, hem de onunla ilgili notlar var. Sadece burada değil, Sözcü Gazetesi iddianamesini düzenleyen savcı da aslında kendi iddianamesinin içerisinde önceden FETÖ’cülerin bölgede keşif yaptığını ve takip ettiğini, bu konuda özel görevlilerle Sayın Erdoğan’ı takip ettirdikleri ifadesini iddianamesine yazıyor. Bütün bunları yazıyor olmasına rağmen Gökmen’in hala hapiste kalmasının tek bir izahı vardır. Sözcü Gazetesi’nden, gerçek habercilikten, gerçek gazetecilikten korktukları için Gökmen’i rehin olarak tutuyorlar. Başka bir şey değil.

Teşekkür ederim arkadaşlar.

CHPnet

SİTELERİ